TBMM Başkanı Sayın Binali YILDIRIM’ın Uluslararası İmam-ı Mâtürîdî Çalıştayı’nın Açılış Programında Yaptıkları Konuşma Metni

TBMM Başkanı Sayın Binali YILDIRIM’in  Uluslararası İmam-ı Mâtürîdî Çalıştayı’nın  Açılış Programında Yaptıkları Konuşma Metni

Değerli Konuklar,

Müslümanlara sahih inancın esaslarını öğreten kutup bir insanı anmak ve anlamak üzere düzenlenen Uluslararası İmam-ı Mâtürîdî Çalıştayı vesilesiyle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
İslam dünyasının ve Müslümanların içinde bulunduğu şartlar dikkate alındığında, “Kayıp Aydınlanmanın İzinde” teması ile düzenlenen Çalıştay’ı son derece değerli buluyorum.
20’nci yüzyılda adeta yeniden keşfettiğimiz İmam-ı Mâtürîdî’yi anmak ve anlamak üzere düzenlen Çalıştay vesilesiyle Kültür ve Turizm Bakanlığımıza ve Türk Dünyası Parlamenter Vakfı’na teşekkür ediyorum. 
Çalıştay sebebiyle imanımızın esaslarını tarif eden İmam-ı Mâtürîdî başta olmak üzere, Müslümanların üzerine güneş gibi doğan bütün büyüklerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Henüz küçük bir çocukken;
“Amelde Mezhebimiz Hanefilik, İmamı da İmam-ı Azam Ebu Hanife, İtikatta mezhebimiz Mâtürîdîlik, İmamı da İmam-ı Mâtürîdî” diye öğretilir.
Hatta kabirde Amelde ve İtikatta mezhebimizin ne olduğunun sorulacağı da anlatılır.
Peki İmam-ı Mâtürîdî’yi biliyor muyuz?
Ya da ne kadar biliyoruz?
İşte bu sorunun cevabı pek açık değildir.
Burada, birbirinden değerli ilim adamlarımız var. Ankara İlahiyat Fakültesi’nden değerli hocamız Şaban Ali Düzgün ve diğer hocalarımız aydınlatıcı cevaplar verecekler ve İmam-ı Mâtürîdî’nin bilinmesine ve anlaşılmasına katkıda bulunacaklardır.
İnsan, kendinden başlamak üzere varlığı sürekli sorgulamıştır. İlk oluş, Varoluş üzerine başlayan sorgulamalar felsefi akımların temelini oluşturmuştur.
Günümüzde de devam eden bu sorgulama ve tartışmalar inanç ayrılıklarının ve farklılıklarının da sebebi olmuştur.
İmam-ı Mâtürîdî, günümüz ifadesiyle Müslümanların aydınlanma döneminin öncülerindendir. Müslümanlara Kur’an’ın diliyle hitap etmiş, yorum ve düşüncelerini telkin ederek bir ekole dönüşmüştür.
İmam-ı Maturi’di denildiğinde aklıma gelen ilk kavramlar,
Akıl, Adalet, Bilgi, Hürriyettir.
Şu söz ona aittir:
“İnsan şunu da bilir ki kendisine düşünmemeyi telkin eden his şeytani vesveseden başka bir şey değildir. Çünkü böyle bir davranış, ancak şeytanın işi olabilir. Amacı da kişiyi aklının ürününü toplamaktan alıkoymak, fırsatı değerlendirmesine ve arzusuna ulaşmasına vesile olan ilahi emaneti kullanmak konusunda onu korkutmaktır.”
İmam-ı Mâtürîdî, bu sözlerini, 10’uncu yüzyılın ilk yarısında Müslümanların felsefi arayışlarının en yüksek olduğu devrede söylemiştir.
Aklın ve eleştirel düşüncenin öncüsü olan İmam-ı Mâtürîdî, aklı öncelemiş ancak aklı kutsamamıştır. Aynı şekilde insan iradesini öncelemiş fakat, iradeyi asla putlaştırmamıştır.
O, kâinatın dilinin mütercimi olan Kur’an’ın yeniden tesis etmeye çalıştığı dengeyi insanın ve Müslümanların odağı haline getirmeye çalışmıştır.
Biliyorsunuz, 8 ve 13’üncü yüzyıllar arası, bilim, sanat, felsefede Müslümanların altın çağı olmuştur.
Batı medeniyetinin zihin altyapısını oluşturan Yunan Klasiklerini insanlık tarihine kazandıranlar da Müslümanlar olmuşlardır.
İmam-ı Maturidî de, Semerkant’ta bir ilim deryası üzerine doğmuştur. 
Müslümanların enerjilerinin yükseldiği bu dönem, ayna zamanda büyük akıl karışıklıkları yaşadıkları dönem olmuştur. 
Peygamberimizin ahirete irtihalinden sonra başlayan Hulefa-i Raşidin döneminde başlayan Kur’an’ı derleme çalışmaları, sonraki dönemlerde Hadis Külliyatının derlenmesiyle devam etmiştir.
Aynı süreçte İslam fıkhı ve akaidi tesis edilmeye başlanmıştır. Bu sürecin inanç sahasında düzenleyici ve öncü isimleri Bağdat’ta İmam-ı Eşarî, Semerkant’ta da İmam-ı Mâtürîdî olmuştur.
İmam-ı Maturidî, fıkıh ve akaid sahasında aydınlatıcı, yol gösterici ve aslî kaynak olan Kur’an’ın düsturunu takip edici yorum ve değerlendirmeler yapan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin izini takip etmiştir.
Biliyorsunuz, Batılıların ekol ya da okul diye ifade ettikleri sistematize etme çalışmalarına, biz Müslümanlar mezhep diyoruz.
O dönem, Müslüman Arapların kabile asabiyesini terk edemedikleri bir dönemdir.
Arap olmayan insanlar, Müslüman olsalar da Mevali yani köle diye ikinci sınıf insan muamelesi görmektedir.
Zaten Emevî Hanedanlığı’nı yıkan da aşağılanan, ötekileştirilen Türklerin, Ebu Müslim’in liderliğinde Horasan’dan başlattıkları ayaklanma olmuştur.
Bu ayaklanmanın altında Peygamberimizin ötekileştirmeyen, incitmeyen çağrısına dönme niyeti de yatmaktadır.
İmam-ı Maturidî de, bu iklimde Semerkant’ta tedrisata başlamıştır.
O dönemin en baskın akımları önüne geleni tekfir eden Hariciler ile insanları rüzgârın önünde savrulan yaprak gibi tarif eden Cebriye anlayışı idi.
İmam-ı Maturidî, günümüze kadar ulaşan “Tevhid” eserinin yanında, yağma ve talanlarla sonraki dönemlerde yok olan eserleriyle, başta yaşadığı çevredeki Türkler olmak üzere, Müslümanları dengeli düşünmeye sevk etmiştir.
Aynı şekilde insanlara özgür bireyler olduklarını, akıl sahibi olduklarını ve iradeleriyle iyiyi de kötüyü de tercih etme hakları olduğunu öğretmiştir.
Güney Araplarına göre, akılcı ve özgürlükçü olan bu yorum aynı zamanda Türklerin İslam’a girişlerini teşvik edici bir etki yapmıştır.
Esasında Anadolu’yu fetheden ruhu besleyen de İmam-ı Mâtürîdî olmuştur. 
Ahmet Yesevî Hazretleri, O’nun akılcı, hür ve hoşgörülü ekolünden feyizlenerek hikmetli sözler edip, çağını aydınlatmıştır.

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Medeniyetimizi yeniden ihya etmek için günümüz Müslümanlarının 
İmam-ı Maturidî’den almaları gereken çok ders var.
Peygamberimiz, “İlim mü’minin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır” demiştir.
Kâinatın dili ilim ve akılla anlaşılır. Kur’an’ın ilk ayeti olan “Oku” emri, sadece okumak şeklinde anlaşılmamalıdır. 
Oku emrinin içeriği son derece zengindir.
Allah’ın yarattığı eserlerin sırrını anlamak için gayret göstermek, araştırmak şeklinde de anlaşılmalıdır.
Bu manada bizim ışığımız hikmettir. Hikmete sarılmayan Müslüman, karanlık bir tünelde fenersiz yol arayan insan gibidir.
İnsanlık olarak hepimiz akıl ve hikmetin arandığı, adalet ve ahlaka ihtiyaç duyulan bir dünyada yaşıyoruz.
Sorumlu kimdir diye sorduğumuzda verilecek çok cevap bulabiliriz.
Zaten İmam-ı Mâtürîdî’yi eksen alarak düzenlenen bu Çalıştay’ın gayesi de bu sorulara cevap aramaktır.

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Esasında çağları birbirine karıştırmadan, her dönemi kendi tarihî ve sosyal şartlarıyla değerlendirmek gerekiyor.
Dünde takılıp kalmak yerine, dünden bugüne dersler çıkarmak lazımdır. 
Sen, Ben, O, Bu, Şu demeden her Müslüman, mevcut sorunlarımızla ilgili kendini sorumlu hissetmelidir.
Aydınlarımız, yazarlarımız, sanatçılarımız, siyasetçilerimiz bu sorumluluğun bilincinde olmak zorundadırlar.
Çünkü medeniyet; düşünen, yazan, çizen ve bilgiye hürmet eden toplumların işidir.
Bildiğiniz üzere, yeryüzünde 1 milyar 800 milyon Müslüman yaşıyor. 
Yani yeryüzündeki her dört insandan biri Müslüman.
Bunun anlamı, bir Hindu’ya karşılık iki Müslüman, bir Budist’e karşılık iki Müslüman demektir. 
Aynı şekilde bir Yahudi'ye karşılık yeryüzünde 100 Müslüman bulunmaktadır.
Bu sayıları mukayeseli düşünmek için verdim.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yapılan derlemeye göre, Hıristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı neredeyse yüzde 90’dır.
Nüfusunun büyük çoğunluğu Hıristiyan olan 15 ülkede ise, okuma-yazma oranı yüzde 100’dür.
Bu durum İslam dünyası için tam aksidir. 
1 milyar 800 milyon nüfuslu İslam dünyasında okuma yazma bilme oranı yüzde 40’lar seviyesindedir.
Üstelik yüzde 100 okur-yazar oranına sahip bir İslam ülkesi yoktur.
Hıristiyan ülkelerde okur-yazar nüfusun yüzde 40’ı üniversite mezunu iken, bu oran İslam dünyasında yüzde 2 seviyesindedir.
İslam İşbirliği Teşkilatı’na üye 57 ülkedeki üniversite sayısı 500’dür.
Yani 3 milyon 600 bin Müslümana bir üniversite düşmektedir. 
Oysa sadece Amerika Birleşik Devletlerinde 5758 üniversite bulunmaktadır.
Müslüman ülkelerde ortalama 1 milyon nüfusa düşen bilim adamı sayısı 500 iken, bu oran Hıristiyan ülkelerde 5000’e ulaşmaktadır.
Bütün bu verilerden dersler çıkarmamız gerekiyor.
Biliyorsunuz, Avrupa “İçine şeytan kaçmış” diye kadınların yakıldığı karanlık bir çağı yaşamıştır.
Onlar için karanlık olan o çağ, bizim aydınlık çağımızdı.
Yazık ki, biz çok büyü mevzi ve mevki kaybettik. 
Müslümanlar, 8’inci yüzyılda başlayan ve 15. Yüzyıla kadar devam eden aydınlanma çağından uzaklaştılar.
İmam-ı Mâtürîdî’nin büyük ehemmiyet verdiği aklî bilimlerde gerileyen İslam dünyası, nakli bilimlerde ileri gidememiştir.
Bilgiyi üretemeyen, bilgiyi yaygınlaştıramayan bir İslam dünyası söz konusudur.
Bu durum bilgiyi, İslam dünyasının kullanabileceği güç olmaktan çıkartmaktadır. Oysa insanlığın geleceğine bilgiye sahip olan toplumlar karar verecektir.
Artık;
Ebu Hanife, İmam-ı Buhari, Farabi, Mâtürîdî, Biruni, İbn-i Sina gibi gelenek oluşturan bilge insanlar yetiştireceğimiz günlerin yakın olmasını temenni ediyorum.

Değerli Hazirun,

Geçtiğimiz 20 yıllık süreçte, dünya daha da zenginleşmiştir. 
2000 yılında dünyanın toplam gayri safi milli hasılası 40 trilyon dolar iken, günümüzde bu miktar 80 trilyon doları aşmıştır. 
Bugün İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi 57 ülkenin toplam gayri safi milli hasılası ancak 6,5 trilyon dolardır.
Tek başına Almanya’nın gayri safi milli hasılası 3 trilyon 650 milyar dolardır.
Japonya’nın 4 trilyon 900 milyar dolardır.
Çin’in 12 trilyon dolardır.
Amerika’nın ise 20 trilyon dolardır. 
Sadece Almanya ve Japonya bütün İslam dünyasından daha fazla gayri safi millî hasılaya sahiptir. 
İslam ülkelerini Türkiye’den bağımsız değerlendirdiğimizde tablo daha da vahimdir. 
Dünya nüfusunun yüzde 25’ini teşkil eden Müslüman ülkeler, dünyadaki toplam gelirin sadece yüzde 12’sine sahiptirler.
Bu tablo bizleri fazlasıyla düşündürmelidir.
Geri kalmışlığın göstergesi olan bu veriler, sosyal çatışmalara neden olmaktadır.
Geri kalmışlığın, gelir dağılımındaki adaletsizlikle beslenmesiyle İslam ülkelerinde çatışmaya uygun bir ortam oluşmaktadır.

Değerli Hazirun,

Ortak inanç ve kültür dairesine mensup insanlar olarak yüzlerce yıl barış içinde insanlığa hizmet ettik.
Batılıların Ortaçağ olarak nitelendirdikleri yüzyıllar, bizim aydınlık çağlarımızdı. 
Yeryüzünün dünündeki çelişki, bugün de bütün çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır. 
Yaşadığımız çağın adını bir bakış açısıyla bilgi çağı, bir başka bakış açısıyla terör çağı olarak koymak mümkündür.
Bugün İslam dünyası adeta Moğol istilasına uğramış gibi, dağınık ve huzursuzdur.
Bunun tek sorumlusu “Dış Güçler” demek kolaycılıktır. 
Bu yaklaşım, meselelerimizi görmezden gelmemize sebep olmakta, çözüme dönük yaklaşımların da cesaretini kırmaktadır.
Unutmayalım ki, yaşadığımız coğrafya evimizdir ve evimizin güvenliğini sağlamak bizim görevimizdir.
Müslümanlar birbirleri üzerinde nüfuz tesis ederek, geleceklerini inşâ edemezler. 
Anlaşmazlıklarını çatışarak değil, konuşarak çözmek zorundadırlar. 
Müslümanlar akla sarılıp, faziletli davranışlar sergilemek, güzel ahlaklı olmak zorundadırlar. 
Bilgiye sahip çıkmak ve bilgiyi yönetmek zorundadırlar. 
Kimseyi ötekileştirmeden insan hakkını gözetmek zorundadırlar. 
İslam toplumları olarak bir yandan ruhi olgunluğa erişip, diğer yandan bilimde, sanatta, siyasette, ekonomide barışa odaklı işbirliğini artırdığımız takdirde, İslam dünyasının yeniden medeniyet merkezi olması kaçınılmazdır.
Medeniyet bizim yitiğimizdir ve Müslümanlar yitiklerini bulmak zorundadır. Yaşadığımız her yerin medeni standartlarını yükseltmek, ortak özlemimiz, hayalimiz, hedefimiz olmalıdır.
İslam dünyasının yeniden dirilmesi ve “Altın Çağını” yakalaması lazımdır. Yorgunluk, bezginlik bize yakışmıyor.
Terör ve şiddet Müslümanların dili olamaz.
Cahillik, yokluk ve yoksulluk Müslümanların kaderi değildir.
Önümüzdeki 20 yılda dünyanın toplam gayri safi milli hasılası 300 trilyon doları geçecektir. 
Bu sebeple bizlerin orta vadeli hedefi, coğrafyamızın mevcut potansiyelini iki katına çıkarmak olmalıdır. 
Uzun vadeli hedefimiz ise, İslam dünyasının yeni altın çağını inşa etmek olmalıdır.
Müslümanlar yaşanan bu olumsuzluklardan kurtulmak zorundadır. Yoksulluk, her türlü istismarı mümkün kılmaktadır.
Vaktiyle Ziya Paşa,
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-ü İslam-ı bütün viraneler gördüm”
Diyerek bu durumu ne güzel ifade etmiştir. 
Her ne kadar günümüzde mazinin derinliklerinde kalsa da, Müslümanlar büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdir.
Bu medeniyet birikiminin bir kısmı mevcut Batı medeniyetinin altyapısını oluşturmuştur. 
Ancak bizim medeniyet birikimimizden yeterince yararlandığımız söylenemez.
İmam-ı Mâtürîdî gibi keşfetmemiz gerek çok sayıda değerimiz var.
Medeniyetimiz yeniden ihya etmek için kayıp bir değerimiz olan İmam-ı Mâtürîdî’nin penceresinden bakarak akla, bilgiye, adalete, ahlaka ve hürriyete yeniden sarılmalıyız.
Düzenlediğiniz Çalıştay bu manada son derece değerlidir.
Son derece yararlı sonuçlar çıkacağına inanıyorum.
Düzenleyen arkadaşlarımıza tekrar teşekkür ediyor, selam ve saygılarımı sunuyorum.


En Son Eklenenler
Galeri 27 Ekim 2018
Galeri 26 Ekim 2018
TBMM Başkanı Sayın Binali YILDIRIM’ın Uluslararası İmam-ı Mâtürîdî Çalıştayı’nın Açılış Programında Yaptıkları Konuşma Metni
MATÜRİDİ’DE İNSAN VE TOPLUM TASAVVURU: ÖZGÜR İRADE 27 EKİM 2018 ÖĞLE OTURMU
MATÜRİDİ’DE AHLAKÎ TASAVVUR: HİKMET 27 EKİM 2018 SABAH OTURUMU
MATÜRİDİ’DE METAFİZİK TASAVVUR: ADALET 26 EKİM 2018 ÖĞLE OTURUMU