Düşünce Dünyası

Buhara… Tirmiz… Fergana… Taşkent… Semerkant… Kur’an’ın indiği coğrafyanın binlerce kilometre ötesi… Kur’an mesajının yeniden mayalandığı topraklar… Kendisine ulaşan dinin ilahi kodlarıyla din mensuplarının kültür kodlarını ayırt ederek kültür değişimlerinin en iyi örneğini gösteren topraklar… Gelen kültür ile karşılayanın daha iyiyi yaratma yönündeki işbirliğinin en iyi örneğini sergileyen topraklar…

Ve bu topraklarda dinsel ve düşünsel farklılıkların etnik, politik, mezhepsel ve benzeri acımasız kavgaların bereketli tarlasına dönüştürüldüğünü gören;  Müslüman toplumların farklılıklarını gelişim ve dönüşümün ana diyalektiği olarak görme basiretini kaybedip çatışma aracına dönüştürmelerinin yarattığı acıları fark eden ve Müslüman halkları bu kısır döngüden çıkaracak bir yöntem geliştirmeyi önceliklerinden biri olarak belirleyen mütefekkir bir alim: İmam Matüridi.

Kendinden sonraki bilginlerin imamu’l-hüdâ olarak tanımladıkları İslam düşüncesinin kurucu isimlerinden biri. Yol-yordam gösteren, aklı karışıklara rehber olan anlamındaki bu ifade,  Mâtürîdî’nin yaşadığı dönemin toplumsal tarihi hakkında da ipuçları vermektedir. O farklı kimlikler altında bölünüp parçalananlara ‘sınırları makul zeminde tahkim edilen’ bir orta yol önermiştir. Mâtürîdî’nin orta yol arayışı şüphesiz bugün hem düşüncede hem de eylem de aşırı uçlarda dolaşan 21. yüzyıl insanına büyük mesajlar vermektedir.

İmam Mâtürîdî’yi öne çıkaran husus, İslam’ın göç ettiği topraklarda düşünce üreten bir âlim olarak geliştirdiği yorum yöntemidir. Mâtürîdî, İslam’ın ebedî değerlerini kendi yerel kültür kodlarıyla harmanlayarak, İslam’ın sadece doğduğu değil, göç ettiği coğrafyaların taleplerini de karşılayacak bir kuşatıcılığa sahip olduğunu göstermiş, dolayısıyla dinin evrensel karakterini de ortaya koymuştur. Bu tarihsel gerçek, İslam Dini’nin ebedî/sabit formlarının farklı kültür ortamlarını nasıl değiştirip dönüştürdüğünü ve ulaştığı halklara nasıl yeni bir ruh aşıladığını göstermesi açısından dikkate şayandır.

Mâtürîdî, dinin ana kaynağı Kur’an-ı Kerim’in farklı yorumlara konu olduğunu ve hiçbir yorumun din olmadığını en yüksek perdeden seslendiren bilgindir. Bunun için de eserine Te’vîlâtü’l-Kur’ân (Kur’an’ın Yorumları) adını vermiştir. Bu yorumların yöneldiği tek bir hedef vardır: En doğruya ulaşma çabası. En doğruyu Allah bildiğine göre, bu durumda yapılan hiçbir yorum başka yorumların doğruluğunun kriterine dönüştürülemez. Bu da farklı dinî yorumların birbirinin meşruiyetini kabul etmesinin yolunu açar. Farklı düşüncelere tahammül, farklı varoluş tarzlarına tahammülün ilk adımıdır. Derin entelektüel düşünceye eşlik edecek böyle bir yaşam kültürünün oluşturulması; dini akla, insafa ve vicdana dayalı olarak anlama ve anlatma çabası içinde olan Mâtürîdî gibi mütefekkir âlimlerin birinci önceliği olmuştur.

Mâtürîdî Kur’an-ı Kerim’i anlama ve hayata dokunan yorumlarda bulunma yöntemiyle bugünün bilginlerine derin mesajlar vermektedir. “Biz insanı zorluklara karşı dayanıklı, dik duran bir varlık (kebed)  olarak yarattık.” (Beled, 4) ayetini yorumlarken Mâtürîdî’nin hayata tutunmak için değişimin ve dönüşümün zorunluluğuna ve bu zorunluluğun gereğini yapanlara Allah’ın inayetine yaptığı vurgu bu mesajın odağını oluşturmaktadır. Mâtürîdî, anne karnında doğum anındaki konumunun tam tersi bir şekilde duran ama doğum vakti geldiğinde ters dönerek yaşama adım atan anne karnındaki bebeği bu şekilde inkılaba/zorunlu dönüşe mecbur eden ilahî iradenin yaşayanlar için de yeri geldiğinde devreye girdiğini söylemektedir. (Bkz. Te’vîlâtu’l-Kur’ân, c. 17, s. 209). Bu yorumuyla âlimimiz bugünün bilginlerine, değişimin olağanüstü ivme kazandığı günümüz insanının savrulmadan bu değişime ayak uydurmasını sağlayacak sabiteleri gösterme sorumluluğunu hatırlatmaktadır.

Kur’an lafzının ardındaki hikmeti çözümleme çabası (metne hakiki ve mecazi düzey şeklinde en temelde iki seviye belirlemiş olması); insanı eylemlerini seçme ve eyleme sürecinde pasif değil aktif özgür bir özne olarak tanımlamış olması, insan tasavvuru açısından son derece önemlidir: İnsanı, cebr düşüncesinde olduğu gibi, hızla akan bir nehrin sularına kapılıp sürüklenen biri olarak değil, engin bir okyanusta nereye gideceğini kendi özgür iradesiyle karar veren biri olarak tasavvur eden özgürlükçü düşüncenin öncülerinden olma onuru ona aittir.

Bir sistem kurucusu olarak Matüridi’nin düşünsel ayaklarından biri adalet, biri hikmet, biri akıl bir diğeri ise özgür iradedir. Temeline bu terimlerin yerleştirildiği bir sistem içinde Matüridi herkesin huzur, barış ve esenlik içinde yaşamasını Allah’ın hikmeti gereği saymakta ve “Hepiniz toplu hâlde barışı arayın” (Bakara 208) ayetini bir yaşam felsefesi olarak kabul etmektedir. Matüridi bu ilkeyi zihninin işleyiş parametresi yapmış, İslam’ın uluslararası ilişkiler normunu bu ayete dayandırmış, “Başka bir millete savaş ilanının sebebi onların küfürleri değil ancak zulümleri gerekçe olabilir” ilkesini geliştirmiştir.

İslam’ın iyi insan projesi olduğuna iman eden; ilahî kitabın bu iyi insana dünyayı imar etme gibi ağır bir emaneti yüklediğini gören Matüridi, düşünce sisteminde insanı, bu ağır yükün altından kalkmasını mümkün kılan yetilerle donatma gereğini duymuştur. İnsanı özgür, güç sahibi ve sorumlu bir varlık olarak tanımlamasının altında yatan ana gerekçe budur. Büyük güçlerle donatılan insanların bu güçlerin çatışmaya değil de işbirliğine yönlendirmesinin yollarını arayan Matüridi İslam’ı her zaman bir orta yol olarak görmüş ve aşırılıkların insanların iç enerjilerini tüketen fitne süreçlerini tetiklediğini ifade etmiştir. Mütefekkirimiz, Mümtehine Suresi’nin 5. Ayetini yorumlarken, Müminlerin ‘kâfirler için bile fitne olmama’ temennilerine dikkat çekmektedir. Kafirler için bile fitne olmamayı Allah’tan dileyen müminlerin birbirleri için birer fitneye dönüştüklerini gözlemlediğimiz çağımızda, bu ayetin verdiği mesaja her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz gün aydınlığı kadar ortadadır.

Matüridi Kur’an’ı yorumlarken çoğulcu okumaya imkân veren te’vili bir yöntem olarak geliştiren; İslam alimlerinin yaptıkları ictihatlarda hata yapma ihtimallerinin her zaman var olduğunu (Haşr Suresi 10. ayet yorumu) söyleyerek eleştirel düşüncenin önünü açan bir zihne sahip olduğunu; teorik hikmet olan bilgi ile bilginin pratik hikmet olan dönüştürücü etkisini birlikte ele alarak kuşatıcı bir sistem fikri geliştirdiğini; insan merakının ebedi konusu mebde’ (başlangıç) ve me’ad (dönüş) konusunda aklın ikna edici bilgisi ile vahyin tatmin edici bilgisini birleştiren; tenzilin ilahi kaynağı ile te’vilin insani kaynağını, varoluşsal gerçekliklerin kaynağına (Ümmülkitab) yaslanarak insana ulaştırmayı gaye edinen bir düşünce adamıdır. İnsanın aklını tecrübesini ve vahyi birlikte çalıştırarak, Kur’an’ın nûrun alâ nûr metaforuna anlam kazandıran bir âlimdir.  

 

Prof. Dr. Şaban Ali DÜZGÜN